HİKAYE I
Ebû Bekir b. el-Hâdıbe anlatıyor:"Birgün evde oturmuş hadis istinsah ediyordum. O günlerde elim biraz dardı. İşimle meşgul olurken birden büyük bir fare çıkıverdi ve evde dolaşmaya başladı. Çok geçmeden bir ikincisi çıktı. İkisi birlikte oynamaya zıplamaya başladılar. bazen yanımdaki gaz lambasına kadar sıçradıkları oluyordu. Önümdeki tası farelerden birinin üzerine kapadım. Diğer fare tasın etrafında dolanmaya başladı. Az sonra geldiği deliğe döndü ve çok geçmeden ağzından bir dinar olduğu halde yanıma kadar geldi. Ağzındaki parayı tam önüme bıraktı ve yüzüme bakmaya başladı. Bense onunla hiç ilgilenmiyormuş gibi yaparak işime devam ettim. Bunun üzerine tekrar yuvasına gitti. Yine ağzında bir dinar olduğu halde geldi ve onu da önüme bırakarak yüzüme baktı. Fakat ona yine yüz vermedim. Bu durum dört dinara kadar böylece devam etti. Sonunda içi para dolu bir keseyi sürüye sürüye getirdi ve önüme bıraktı. İçeride daha fazla parası olmadığını anladım. Haline acıyarak tası kaldırdım ve arkadaşını serbest bıraktım. Koşarak yuvalarına girdiler, ben de parayı alarak ihtiyaçlarımı giderdim."
HİKAYE II
Cimrinin biri kendisine gelen bir misafirin önüne bal ile ekmek koyar. Ama bir müddet sonra, misafirin balı ekmeksiz yiyemeyeceğini düşünerek ekmeği sofradan kaldırır. Ne var ki bizim misafir hiç oralı değildir. Bu sefer balı parmağıyla yemeye başlar. Bunu gören cimrinin içi gitmektedir. Çare olarak misafire ekmeksiz bal yemenin kalbi yakıp yakmayacağını sorar. Misafir de şöyle cevap verir: "Doğru, yakar, ancak benimkini değil seninkini !"
HİKAYE III
Anlatılır ki Hz. Musa Firavun'dan kaçtığında Medyen'e gelir. Burada günlerce aç susuz kalır ve sıtma hastalığına yakalanır. Çok kötü durumda olan Musa halini Allah'a şöyle şikayet eder:"Ey Rabbim ! ben garibim, hastayım, fakirim." Allah da ona şöyle
vahyeder: "Ey Musa sen bu saydıklarının anlamını biliyor musun? Musa biraz düşündükten sonra hayır cevabını verir. Bunun üzerine Allah şöyle buyurur: "Garip; benim gibi bir sevgilisi olmayandır, Hasta; benim gibi bir doktoru olmayandır ve nihayet Fakir; benim gibi bir vekili (dostu) olmayandır." Musa hatasını anlar ve tevbe eder.
HİKAYE IV
Muhammed b. İbrahim el-Musulî anlatıyor:"Araplara ait bir bölgeden geçiyorduk. Bir de baktık ki çok çirkin, şaşı, uzun beyaz sakallı bir adam, çok güzel bir cariyeyi dövüyor. Adama engel olmak istedik, ancak güzel kadın bize izin vermedi ve şöyle dedi:"Bırakın vursun, o Allah'a karşı bir iyilikte bulundu ve karşılık olarak Allah beni ona bağışladı. Ben de büyük bir günah işledim ve ceza olarak bana bu adamı verdi.!"
HİKAYE V
Bir yerde, dağa çekilip kendisini ibadete vermiş bir adam varmış. Bu zatın günlük yiyeceği sabah akşam önüne gelirmiş ve o da bunun nereden geldiğini bilmezmiş. Birgün sabah yemeği gelmemiş. Zahid akşam gelir ümidiyle ibadetine devam etmiş. Ancak akşam yemeği de gelmeyince adam aç karnına yatmak zorunda kalmış. Ertesi sabah dağın eteğinde bulunan hıristiyan köyüne inmiş ve gördüğü ilk evin kapısını çalarak yiyecek istemiş. Yaşlı ev sahibi kendisine üç dilim ekmek vermiş. Zahid tekrar dağdaki yerine gitmek üzere yola koyulmuşken, evin köpeği adamı takip etmeye başlamış. Köpek havlayarak adamın üzerine yürüyünce, adam bir dilim ekmeği köpeğin önüne atarak yoluna devam etmiş. Ancak ekmeği yiyen köpek yine adamın peşine düşmüş. İkinci dilimi de ona vermiş. Köpek onu da yedikten sonra yine havlamaya ve adamı takip etmeye başlamış. Üçüncü dilimi de köpeğe veren adam bu duruma çok kızarak köpeğe şöyle bağırmış:"Be utanmaz şey! Sahibinden üç dilim ekmek aldım. Daha ağzıma koymadan üçünü de yedin. Benden ne istiyorsun? O anda köpek dile gelerek şöyle demiş:"Asıl utanmaz sensin! Ben öyle zaman oluyor ki iki-üç gün ağzıma bir şey koymadan geçiriyorum ve buna rağmen kimsenin kapsına giderek dilenmiyorum. Sen ise bir gün rızkın kesildi diye gidip hıristiyan köyünden dileniyorsun. Söyle bakalım asıl kimmiş utanmaz?" Bu sözleri işiten abit hatasını anlamış ve bir daha dilenmek için başkalarının kapılarına dayanmamış.
HİKAYE VI
Bir âmâ bir çobana gelir ve ona şöyle der: "Senden ne çok küçük ne de çok büyük bir eşek istiyorum. Bu eşek, yol boş olduğunda koşarak giden, yol kalabalık olduğunda ise akıllı ve uysal bir şekilde yürüyen, kimseye çarpmadan, başımı belaya sokmadan giden, yemini az verdiğinde sabreden, çok verdiğinde şükreden, üzerine bindiğinde uçarcasına giden, kendi haline bıraktığında ise uyuyan bir eşek olmalı." Bunun üzerine çoban biraz düşündükten sonra şu cevabı yapıştırır:"Biraz sabret, Allah kadı efendiyi eşek yaparsa senin isteğini karşılarım.!!!"
HİKAYE VII
(Hasedin Sonu)
Bir bedevi Halife Mu'tasım'a gelir ve ondan iş ister. Halife adamı biraz ölçüp biçtikten sonra beğenir ve nedim olarak yanına alır. Zamanla bu bedevi Halifenin en güvendiği adamlarından biri olur. Öyle ki izin istemeden Halifenin yanına girip çıkabilmektedir. Halifenin veziri ise bu duruma içerlemektedir. Bedeviye haddini bildirmenin zamanının geldiğini düşünerek, onunla yakın ilişki kurmaya çalışır. Aralarındaki samimiyet iyice arttığında, bir gün onu evine yemeğe davet eder. Yemeğe bol miktarda sarımsak katmalarını söylemiştir. Yemek bitince vezir bedeviye bu haliyle Halifenin yanına gitmemesini, zira Halifenin sarımsak kokusundan hoşlanmadığını söyler. Bunun üzerine bedevi evinin yolunu tutar. Bedeviye bu şekilde salık veren vezir ise hemen çarşıya çıkar ve her gördüğüne bedevinin, halifenin ağzının kötü koktuğunu söylediğini fısıldar. Bu haber çok çabuk yayılır, en sonunda Halifenin de kulağına gider. Halife haberi duyar duymaz bedeviyi çağırtır. Bedevi Halifenin yanına girerken ağzının kokusu onu rahatsız etmesin diye elbisesinin yeniyle ağzını kapatır. Bu hareketini gören Halife, bedevinin kendi ağzının kokusunu hissetmemek için böyle yaptığını zannederek söylentilerin doğru olduğuna inanır. Daha sonra katibini çağırır ve ona şu ibareleri yazmasını emreder:"Bu mektubu getirenin derhal başını vur!" Sonra tekrar bedeviyi çağırtır ve bu mektubu yakın vilayetlerden birinin valisine götürmesini ister. Bütün bu olaylara bir anlam veremeyen vezir ise bedevinin elçilikle görevlendirilmesini bir taltif zannettiği için bedevi yola çıkmadan ona yetişir ve iki bin altın karşılığında o mektubu valiye kendisinin götürmek istediğini söyler. Bedevi hiç düşünmeden teklifi kabul eder. Mektupta ne yazıldığını bilmeyen vezir mektubu alarak yola çıkar. Valinin yanına çıktığında vali mektubu okur ve cellatlarına vezirin başının vurulmasını emreder. Öte yandan Halife birkaç gün sonra bedeviye verdiği görevi hatırlar ve bu konuda bir gelişme olup olmadığını sorar. Bedevinin hala şehirde ikamet ettiğini haber verdiklerinde çok şaşırır ve bedeviyi çağırtır. Bedevi gelince ondan herşeyi anlatmasını ister. Bedevi başından geçenleri bir bir anlatır. Olay meydana çıkmıştır. Bunun üzerine Halife huzurundakilere şöyle
der:"Hased, sahibini öldürür. İşte hepiniz şahit oldunuz, öldürdü de." Sonra vezirlik kisvesini kendi elleriyle bedeviye giydirir.
HİKAYE VIII
Anlatılır ki, Hüdhüd kuşu bir gün Hz. Süleyman'a gelir ve kendisinin misafiri olmasını ister. Hz. Süleyman da "tek başıma mı geleyim?" diye sorar. Hüdhüd kuşu da cevaben "Sen ve bütün ordun , falanca gün, falanca adada benim davetlimsiniz." der. Kararlaştırılan gün gelip çattığında Hz. Süleyman ordusunu alarak Hüdhüd kuşunun söylediği adaya gider ve beklemeye başlar. Bir müddet sonra Hüdhüd kuşu havalanır ve ağzında bir çekirge ile döner. Çekirgeyi birkaç parçaya ayırır ve denize atar. Sonra Hz. Süleyman ve adamlarına seslenir:" Buyurun yiyin, şayet eti bulamazsanız çorbayı kaşıklayın!" Bu sözleri duyan Süleyman ve ordusu kahkahayı basar. Daha sonra bu söz bir şairin dilinde
darb-ı mesel halini almıştır:
Kanaatkar ol, zira bunun meseli var atalarda
Şayet eti bulamazsan, bari çorbayı kaşıkla.